ne geçmişin pişmanlığı, ne geleceğin hayalleri,
kaçan bugünün ezikliği bu.
insan, tadını çıkaramadığı, hakkını veremediği şeyleri takıntı yapıyor, diline doluyormuş anladım. geçmişte takılıp kalmam bundan, ama hiçbirşey hatırlamıyor olmam da utancımdanmış. yaşlılıktan korkmam da tabii. pişmanlıklarını ya da artık ümitsizlikle hayallerini birbirine karıştırıp, yapamadıklarını inandırıcı bir şekilde yaşanmışların kılığına sokup anlatan, yaşamaya yetiştiremediklerini anlatmaya yetiştirmenin telaşıyla hiç susmayan bir yaşlı olacağımı hissediyorum.
9 Eylül 2008 Salı
değişmeyeceğini biliyorum.
herşey aynı, her zaman. bunu bildiğim halde çabalamaya devam ediyorum sanki değiştirebilecekmişim gibi. hayal kurarak öleceğim. ne harekete geçecek gücüm, ne de herşeyi olduğu gibi kabullenebilecek vazgeçmişliğim var. mucizelere eskisinden daha fazla inanır, bekler oldum. kendimde bulamadığım gücün bana sunulmasını bekliyorum sanırım. ama 'beklediğin tam olarak nedir?' derseniz cevap veremem. bilmeden ne ya da kim olduğunu, bekliyorum...
sadece bir nefes, bir tat, bir el, küçücük bir adım; gerisini ben tamamlarım. belki de tam aksi olmalı, önce ben bi ayaklanmalıyım, gerisi beklemededir. bilemem. herşey varsayımdan ibaret. hem umutsuz, hem de iyimser olabilir mi bir insan. ben oldum. nerden sonra böyle oldum, hatırlamıyorum. ne kadar çok konuşuyorum kendimle, hiç konuşamıyorum başkalarıyla. kapandıkça kapanıyorum kendime, dünyaya.
herşey aynı, her zaman. bunu bildiğim halde çabalamaya devam ediyorum sanki değiştirebilecekmişim gibi. hayal kurarak öleceğim. ne harekete geçecek gücüm, ne de herşeyi olduğu gibi kabullenebilecek vazgeçmişliğim var. mucizelere eskisinden daha fazla inanır, bekler oldum. kendimde bulamadığım gücün bana sunulmasını bekliyorum sanırım. ama 'beklediğin tam olarak nedir?' derseniz cevap veremem. bilmeden ne ya da kim olduğunu, bekliyorum...
sadece bir nefes, bir tat, bir el, küçücük bir adım; gerisini ben tamamlarım. belki de tam aksi olmalı, önce ben bi ayaklanmalıyım, gerisi beklemededir. bilemem. herşey varsayımdan ibaret. hem umutsuz, hem de iyimser olabilir mi bir insan. ben oldum. nerden sonra böyle oldum, hatırlamıyorum. ne kadar çok konuşuyorum kendimle, hiç konuşamıyorum başkalarıyla. kapandıkça kapanıyorum kendime, dünyaya.
29 Ağustos 2008 Cuma
sıkıntı yeniden...
yine neredeyse iki gündür kanepede uzanmışım, kucağımda bilgisayar, yanımda onlarca dergi-kitap, suyum neredeyse sürahiyle. sanki buradan kalkarsam para cezası ödeyeceğim. bu sıkıntılı ruh hali, yaşım ilerledikçe azalır sanıyordum ama gittikçe artıyor. her geçen gün "bu ne anlamsız bir oyun" diye söylenmelerim artıyor. oyuna kendi isteğimle girmedim, ama kendi isteğimle çıkma hakkımı da kullanamıyorum, önümde güzel bir seçenek olarak durmasına rağmen. neden? tamamen beni bu oyuna sokanları üzmemek, içinde bulunduğum takımı yaralamamak, sonsuz sorulara boğmamak adına. herşey ama herşey gittikçe bir işkenceye dönüşüyor. kendi kendime uyguladığım bir işkence. içimden hiçbirşey yapmak gelmiyor, hiçbirşey beni heyecanlandırmıyor, cezbetmiyor, herşey gereksiz-saçma. neden? nasıl bu noktaya geldim. önümde daha çok zaman olduğunu seziyorum, sanki benim bu ruh halime inat, işkence olsun diye sunulmuş çok uzun bir zaman. bir el beni çekiyor gittikçe derinlere, hergünüm daha zor, daha yorucu, daha uzun. her hücrem eriyor saniyelerle, mutsuzluk kemiriyor heryerimi minik minik.
yine neredeyse iki gündür kanepede uzanmışım, kucağımda bilgisayar, yanımda onlarca dergi-kitap, suyum neredeyse sürahiyle. sanki buradan kalkarsam para cezası ödeyeceğim. bu sıkıntılı ruh hali, yaşım ilerledikçe azalır sanıyordum ama gittikçe artıyor. her geçen gün "bu ne anlamsız bir oyun" diye söylenmelerim artıyor. oyuna kendi isteğimle girmedim, ama kendi isteğimle çıkma hakkımı da kullanamıyorum, önümde güzel bir seçenek olarak durmasına rağmen. neden? tamamen beni bu oyuna sokanları üzmemek, içinde bulunduğum takımı yaralamamak, sonsuz sorulara boğmamak adına. herşey ama herşey gittikçe bir işkenceye dönüşüyor. kendi kendime uyguladığım bir işkence. içimden hiçbirşey yapmak gelmiyor, hiçbirşey beni heyecanlandırmıyor, cezbetmiyor, herşey gereksiz-saçma. neden? nasıl bu noktaya geldim. önümde daha çok zaman olduğunu seziyorum, sanki benim bu ruh halime inat, işkence olsun diye sunulmuş çok uzun bir zaman. bir el beni çekiyor gittikçe derinlere, hergünüm daha zor, daha yorucu, daha uzun. her hücrem eriyor saniyelerle, mutsuzluk kemiriyor heryerimi minik minik.
2 Mart 2008 Pazar
bi' bakar mısın şekerim ?
tek başınaydı sonunda, istese de kimse olamayacaktı yanında. herkesi parçalamış, dağıtmış, kendinden uzaklaştırmıştı. gözünü açtığında tek ziyaretçinin kendisi olduğu bir kumsalda koskocaman bir sessizliğin tam ortasındaydı. uzun uzun konuştu kendisiyle, ayaklarının kumsalda bıraktığı izlere bakarak gördüğü ilk pansiyona yürüdü sonra. kendisini takip etmesini söyleyen, bıyıklı, orta yaşlı bir adam olan pansiyonsahibinin peşine takılarak koridorun sonundaki odasına yerleşti. eşyalarını bıraktı ve tekrar sahile indi. öylece oturdu saatlerce,uyuyakaldığını tepesinde dikilen küçük çocuğun gölgesiyle farketti sonunda. 5-6 yaşlarında, cılız bir erkek çocuğu. benimle oynar mısın diye sordu önce. adam uzun uzun baktı çocuğa, sonra ayağa kalktı. aynı anda çocuk "ama benim hiç oyuncağım yok" dedi. adam durdu önce, sonra çocuğun elinden tutarak çay bahçesine doğru ilerlediler. tahmin etmeve bulma oyunu oynamaya karar verdiler. çocuk aklını okuyordu sanki. tüm gününü çocukla geçirdi. o kadar saf ve masum ama bir o kadar da zekiydi ki. hiçkimseyle uyuşamadığı, anlaşamadığı bir ömrün sonunda küçük bir çocuk onu anlamış, yıllarca sorulmasını beklediği soruları sormuştu. her sabah uyanır uyanmaz, kapıda çocukla buluşuyor ve tüm günü birlikte geçiriyorlardı. günler sonra bir sabah uyandığında ne pansiyonda ne sahilde çocuğa rastlamadı. sorduğu herkesten aynı cevabı aldı: öyle bir çocuk yoktu. odasına kapandı, viski bardakları boşalır boşalmaz yeniden doluyordu. sabaha kadar ağladı. o çocuk tüm hayatını zehir eden, aklından bir türlü atamadığı, hiçbir zaman etrafındakilerce benimsenmeyen, gittikçe içine kapanan, kendi çocukluğuydu. aklı kendine bir oyun oynamıştı. bayıldı. gözünü açtığında herşeyin, heryerin bembeyaz olduğu o odada yatıyordu, annesi başucundaydı ve öylece bakıyordu oğluna. diğer tarafta çocuk vardı, sahile gel hadi diyerek arkasını döndü ve koşmaya başladı. adamgözlerini kapadı ve bir daha hiç açmadı.
tek başınaydı sonunda, istese de kimse olamayacaktı yanında. herkesi parçalamış, dağıtmış, kendinden uzaklaştırmıştı. gözünü açtığında tek ziyaretçinin kendisi olduğu bir kumsalda koskocaman bir sessizliğin tam ortasındaydı. uzun uzun konuştu kendisiyle, ayaklarının kumsalda bıraktığı izlere bakarak gördüğü ilk pansiyona yürüdü sonra. kendisini takip etmesini söyleyen, bıyıklı, orta yaşlı bir adam olan pansiyonsahibinin peşine takılarak koridorun sonundaki odasına yerleşti. eşyalarını bıraktı ve tekrar sahile indi. öylece oturdu saatlerce,uyuyakaldığını tepesinde dikilen küçük çocuğun gölgesiyle farketti sonunda. 5-6 yaşlarında, cılız bir erkek çocuğu. benimle oynar mısın diye sordu önce. adam uzun uzun baktı çocuğa, sonra ayağa kalktı. aynı anda çocuk "ama benim hiç oyuncağım yok" dedi. adam durdu önce, sonra çocuğun elinden tutarak çay bahçesine doğru ilerlediler. tahmin etmeve bulma oyunu oynamaya karar verdiler. çocuk aklını okuyordu sanki. tüm gününü çocukla geçirdi. o kadar saf ve masum ama bir o kadar da zekiydi ki. hiçkimseyle uyuşamadığı, anlaşamadığı bir ömrün sonunda küçük bir çocuk onu anlamış, yıllarca sorulmasını beklediği soruları sormuştu. her sabah uyanır uyanmaz, kapıda çocukla buluşuyor ve tüm günü birlikte geçiriyorlardı. günler sonra bir sabah uyandığında ne pansiyonda ne sahilde çocuğa rastlamadı. sorduğu herkesten aynı cevabı aldı: öyle bir çocuk yoktu. odasına kapandı, viski bardakları boşalır boşalmaz yeniden doluyordu. sabaha kadar ağladı. o çocuk tüm hayatını zehir eden, aklından bir türlü atamadığı, hiçbir zaman etrafındakilerce benimsenmeyen, gittikçe içine kapanan, kendi çocukluğuydu. aklı kendine bir oyun oynamıştı. bayıldı. gözünü açtığında herşeyin, heryerin bembeyaz olduğu o odada yatıyordu, annesi başucundaydı ve öylece bakıyordu oğluna. diğer tarafta çocuk vardı, sahile gel hadi diyerek arkasını döndü ve koşmaya başladı. adamgözlerini kapadı ve bir daha hiç açmadı.
9 Aralık 2007 Pazar
ayıramadım kimliklerimi birbirinden...
artık 30 yasındayım ve yeni farkediyorum hayatımdaki paniklemelerin, insanların karşısında yaşadığım sıkıntıların aslında kimliklerim sebebiyle olduğunu. hep tek kimlikli olmak zorundayız sanmışım. bütün kasmalarım bundanmış. anne-babamın karşısında sevgilimin elini hiç tutmadım, sevgilim gibi bile davranmadım. çünkü onların bildiği tek kimliğim hiç büyümeyecek küçük kızlarına ait olanıydı. bu yüzdenmiş çocuk konusu açıldığında sinirlenip konuyu kapamaya çalışmam. arkadaşlarımın yanında çılgın kızdım, kocası olan evli kadın olamazdım ve eşime mesafeli davrandım yanlarında. kardeşlerimin yanında ablaydım, aksi bir tarafımı gösteremezdim. iyi ki çocuğum olmamış kim bilir ona nasıl davranırdım başka başka insanların yanında. neden peki, inandırıcılığımı mı yitirirdim, kimliklerimin altında ezilir miydim, neden takıldım bunca zaman ve neden farketmedim.
dua etmeye gideceği türbeye çağırınca arkadaşım, gittim ve orada 'tanıdık birileri olur mu' diye gözüm sürekli etrafımda dolaşınca farkettim bu takıntımı. ya gündelik hayattan birileriyle karşılaşırsam. ya hiç bilmedikleri bir yanımı görüp yadırgarsalar. kendimi hiçbir ortamda koyvermeyişim, rahat bırakmayışım bu yüzdenmiş, bu yüzdenmiş bir ortamda tek kimlikle yetinmeye çalışırken kimliklerimin birbirine girmesi. içki masasında ağır oturaklı serpil oldum, ağır oturaklı olmam gereken yerde hep susturduğum bastırdığım çocuk tarafım çıktı, sevgili olmam gereken yerde ağır abla oldum, eş olmam gereken yerde şımarık küçük sevgili, herkesin yerlerde süründüğü yerde ben dimdik ayakta durmaya çalıştım ama şimdi herşeye ağlayan zayıf bir insanım. hepsi birbirine girdi işte. daha mı iyi oldu şimdi, hepsinin altında darmadağınım artık. yerine oturtamıyorum hiçbirisini. önümde karmakarışık sırayla oturmuşlar yüzüme bakıyorlar, ait oldukları yerleri soruyorlar, ama ben de bilemiyorum... ne yazık ki...
artık 30 yasındayım ve yeni farkediyorum hayatımdaki paniklemelerin, insanların karşısında yaşadığım sıkıntıların aslında kimliklerim sebebiyle olduğunu. hep tek kimlikli olmak zorundayız sanmışım. bütün kasmalarım bundanmış. anne-babamın karşısında sevgilimin elini hiç tutmadım, sevgilim gibi bile davranmadım. çünkü onların bildiği tek kimliğim hiç büyümeyecek küçük kızlarına ait olanıydı. bu yüzdenmiş çocuk konusu açıldığında sinirlenip konuyu kapamaya çalışmam. arkadaşlarımın yanında çılgın kızdım, kocası olan evli kadın olamazdım ve eşime mesafeli davrandım yanlarında. kardeşlerimin yanında ablaydım, aksi bir tarafımı gösteremezdim. iyi ki çocuğum olmamış kim bilir ona nasıl davranırdım başka başka insanların yanında. neden peki, inandırıcılığımı mı yitirirdim, kimliklerimin altında ezilir miydim, neden takıldım bunca zaman ve neden farketmedim.
dua etmeye gideceği türbeye çağırınca arkadaşım, gittim ve orada 'tanıdık birileri olur mu' diye gözüm sürekli etrafımda dolaşınca farkettim bu takıntımı. ya gündelik hayattan birileriyle karşılaşırsam. ya hiç bilmedikleri bir yanımı görüp yadırgarsalar. kendimi hiçbir ortamda koyvermeyişim, rahat bırakmayışım bu yüzdenmiş, bu yüzdenmiş bir ortamda tek kimlikle yetinmeye çalışırken kimliklerimin birbirine girmesi. içki masasında ağır oturaklı serpil oldum, ağır oturaklı olmam gereken yerde hep susturduğum bastırdığım çocuk tarafım çıktı, sevgili olmam gereken yerde ağır abla oldum, eş olmam gereken yerde şımarık küçük sevgili, herkesin yerlerde süründüğü yerde ben dimdik ayakta durmaya çalıştım ama şimdi herşeye ağlayan zayıf bir insanım. hepsi birbirine girdi işte. daha mı iyi oldu şimdi, hepsinin altında darmadağınım artık. yerine oturtamıyorum hiçbirisini. önümde karmakarışık sırayla oturmuşlar yüzüme bakıyorlar, ait oldukları yerleri soruyorlar, ama ben de bilemiyorum... ne yazık ki...
27 Kasım 2007 Salı
“elde ettiğimiz bir avuç toprak ölülerimizi bile gömmeye yetmeyecek."
shakespeare ne güzel özetlemiş halimizi. her gün onlarca şehit verirken neden hala tek dil diye diretiriz ki. terörist ya da şehit... sıfatı ne olursa olsun, ölenlerin hepsi bizim, hepsi bizden gidiyor, o annelerin hepsi bizim, hepsi aynı acıyı yaşıyor. kanın kanla temizlenemeyeceğini öğretemedi mi yaşadığımız 2000 yıl. neden benciliz bu kadar, neden sadece kendi canlarımız gittiğinde dilimiz konuşmaya başlar. yıllardır almanya’ya göç eden türk insanı orayı adeta türkiye’ye çevirmişken, her tarafta camiler, türk okulları açılmışken, oraya uymak yerine orayı köye çevirmişken, şimdi adamlar ülkelerine kabul edecekleri insanlara almanca bilme koşulu getirdiği için sinirleniyor, dil öğrenmeyi bir külfet sayıyorlar. peki neden yüzyıllardır bu ülkede yaşayan kürtlere ait bir okul yok, neden kendi dillerini konuşmaları çok görülüyor, neden milli günleri kutlayan askerler şehirde “tek dil” diye gözdağı verircesine slogan atıyor. hadi ellerimizi vicdanımıza koyalım. eşitlik bunun neresinde. herkes birbirini öldürürken, hangi toprağın derdine düşüyoruz. ölüm bu kadar ucuzlamışken, insanlar keyfi olarak birbirini öldürürken, yoksulluk, töre cinayetleri, polislerin uyguladığı şiddet, ülkenin köşe-bucak satılması, kuraklık, uyuşturucu her köşede karşımıza çıkarken, biz nelere takılıyoruz. paylaşmayı reddettiğimiz topraklarda kan olacaksa, varsın bizim olmasın...
shakespeare ne güzel özetlemiş halimizi. her gün onlarca şehit verirken neden hala tek dil diye diretiriz ki. terörist ya da şehit... sıfatı ne olursa olsun, ölenlerin hepsi bizim, hepsi bizden gidiyor, o annelerin hepsi bizim, hepsi aynı acıyı yaşıyor. kanın kanla temizlenemeyeceğini öğretemedi mi yaşadığımız 2000 yıl. neden benciliz bu kadar, neden sadece kendi canlarımız gittiğinde dilimiz konuşmaya başlar. yıllardır almanya’ya göç eden türk insanı orayı adeta türkiye’ye çevirmişken, her tarafta camiler, türk okulları açılmışken, oraya uymak yerine orayı köye çevirmişken, şimdi adamlar ülkelerine kabul edecekleri insanlara almanca bilme koşulu getirdiği için sinirleniyor, dil öğrenmeyi bir külfet sayıyorlar. peki neden yüzyıllardır bu ülkede yaşayan kürtlere ait bir okul yok, neden kendi dillerini konuşmaları çok görülüyor, neden milli günleri kutlayan askerler şehirde “tek dil” diye gözdağı verircesine slogan atıyor. hadi ellerimizi vicdanımıza koyalım. eşitlik bunun neresinde. herkes birbirini öldürürken, hangi toprağın derdine düşüyoruz. ölüm bu kadar ucuzlamışken, insanlar keyfi olarak birbirini öldürürken, yoksulluk, töre cinayetleri, polislerin uyguladığı şiddet, ülkenin köşe-bucak satılması, kuraklık, uyuşturucu her köşede karşımıza çıkarken, biz nelere takılıyoruz. paylaşmayı reddettiğimiz topraklarda kan olacaksa, varsın bizim olmasın...
16 Kasım 2007 Cuma
hepimiz kardeşiz...
kardeş miyiz gerçekten? 'namusum için yaptım' diyerek öz kardeşini öldürenlerin ve buna sesini çıkarmayanların ülkesinde kim inanır bu yalana. var mıdır hala o kadar saf kalabilen. maç için yürüyen heyecanlı kalabalık, attığı sloganların arasına bi kuple de 'şehitler ölmez, vatan bölünmez' söylemi serpiştirirse, insanlar için bir anlam teşkil eder mi? peki ya, bütün kürtlere terörist ya da amele yaftasının yapıştırıldığı ülkemizde 'türk kürt kardeştir' söylemi sizi barış içinde yaşadığınıza inandırır mı?
neden şehit olamayıp esir düşenler aynı ilgiyi görmüyor, sahip çıkılmak için ölmek mi gerekiyor. davullarla uğurladığınız o askerlerin ölmesini tercih edenlere neden cevap veremiyorsunuz, neden 'insanın canından vazgeçmesi bu kadar kolay mı, onlar bizim için savaştılar, bu yeterlidir' diyemiyorsunuz. kardeşliğiniz ölenlere mi sadece? vatan dediğiniz özünde sadece bir toprak parçasıdır beyler, o toprağı vatan yapan, üzerinde yaşayan insanlardır. insanlar özgür değilken, kolayca ölüme sürülürken vatanın ne anlamı var, ne için savaşıyorsunuz düşündünüz mü. sadece ahkam kesersiniz, sadece provakatörlük yaparsınız. lafa gelince sizden milliyetçisi yoktur ama göz göre göre ülkenizin her parçası satılırken, vatanınız bölük pörçük edilirken susuyorsunuz, hangi milliyetçilikten söz ediyorsunuz. milliyetçiliği ‘beğenmeyen çeker gider’ söylemindeki hadsizliğe mi yüklüyorsunuz?
hrant dink öldüğünde kalabalığın dillendirdiği "hepimiz hrant'ız, hepimiz ermeniyiz" söylemi neden birebir algılandı, neden o kadar tepki verildi, bir sözle nasıl ermeni olunur diye düşünülmedi, hani herkesi sahipleniyorduk, hani hepimiz kardeştik. o halde neden ermenilik, kürtlük küfür gibi algılanıyor. neden kendimiz gibi olmayanlara karşı bu kadar öfkeliyiz.
türbanlılara karşıyız; onlar-biz diye ayırıyoruz. peki türbansız olan "biz"ler bile çeşit çeşit karakterlerde, kültürlerdeyken, bütün türbanlıları nasıl aynı kefeye ve oradan da çöpe koyabiliyoruz. evet dini alet edenler, üstten kapatıp alttan açanlar, bu ülkeyi gerçekten bölmek isteyenler var ama bunu nasıl genelleriz ki. kürtlerin, ermenilerin, türklerin, solcuların, sağcıların, faşistlerin, dincilerin, müslümanların, hristiyanların, musevilerin tamamı iyidir ya da kötüdür diye bir saptama yapabilir miyiz? her milletten insanın girebildiği ve 'inancın ne boyutta arkadaşım' diye sorulmadığı üniversitelerimizde neden türbanlı olduğu için insanların okuma hakları elinden alınsın.
her daim öfkeliyiz, bir dizide doktor kötü karakter oluyor, bütün doktorlar ayaklanıyor, öğretmen hırsızlık yapıyor bütün öğretmenler ayaklanıyor. o zaman bu ülkede hiç kötü insan yok, herkes sütten çıkmış ak kaşık. peki bu kadar tecavüzcü, hortumcu, katil, kavgacı insan nereden çıkıyor, hangi meslek grubuna ya da millete dahiller söyleyebilir mi birileri. neden sürekli genelliyoruz, neden sürekli kendimizi ispat etme çabasındayız.
farkında mıyız ki; ne ermeni, ne kürt, ne türbanlı, ne amerikalı. hiçbirisinden zarar gelmez.
asıl görmemiz gereken şu ki: türk'ün türk'ten başka düşmanı yok...
kardeş miyiz gerçekten? 'namusum için yaptım' diyerek öz kardeşini öldürenlerin ve buna sesini çıkarmayanların ülkesinde kim inanır bu yalana. var mıdır hala o kadar saf kalabilen. maç için yürüyen heyecanlı kalabalık, attığı sloganların arasına bi kuple de 'şehitler ölmez, vatan bölünmez' söylemi serpiştirirse, insanlar için bir anlam teşkil eder mi? peki ya, bütün kürtlere terörist ya da amele yaftasının yapıştırıldığı ülkemizde 'türk kürt kardeştir' söylemi sizi barış içinde yaşadığınıza inandırır mı?
neden şehit olamayıp esir düşenler aynı ilgiyi görmüyor, sahip çıkılmak için ölmek mi gerekiyor. davullarla uğurladığınız o askerlerin ölmesini tercih edenlere neden cevap veremiyorsunuz, neden 'insanın canından vazgeçmesi bu kadar kolay mı, onlar bizim için savaştılar, bu yeterlidir' diyemiyorsunuz. kardeşliğiniz ölenlere mi sadece? vatan dediğiniz özünde sadece bir toprak parçasıdır beyler, o toprağı vatan yapan, üzerinde yaşayan insanlardır. insanlar özgür değilken, kolayca ölüme sürülürken vatanın ne anlamı var, ne için savaşıyorsunuz düşündünüz mü. sadece ahkam kesersiniz, sadece provakatörlük yaparsınız. lafa gelince sizden milliyetçisi yoktur ama göz göre göre ülkenizin her parçası satılırken, vatanınız bölük pörçük edilirken susuyorsunuz, hangi milliyetçilikten söz ediyorsunuz. milliyetçiliği ‘beğenmeyen çeker gider’ söylemindeki hadsizliğe mi yüklüyorsunuz?
hrant dink öldüğünde kalabalığın dillendirdiği "hepimiz hrant'ız, hepimiz ermeniyiz" söylemi neden birebir algılandı, neden o kadar tepki verildi, bir sözle nasıl ermeni olunur diye düşünülmedi, hani herkesi sahipleniyorduk, hani hepimiz kardeştik. o halde neden ermenilik, kürtlük küfür gibi algılanıyor. neden kendimiz gibi olmayanlara karşı bu kadar öfkeliyiz.
türbanlılara karşıyız; onlar-biz diye ayırıyoruz. peki türbansız olan "biz"ler bile çeşit çeşit karakterlerde, kültürlerdeyken, bütün türbanlıları nasıl aynı kefeye ve oradan da çöpe koyabiliyoruz. evet dini alet edenler, üstten kapatıp alttan açanlar, bu ülkeyi gerçekten bölmek isteyenler var ama bunu nasıl genelleriz ki. kürtlerin, ermenilerin, türklerin, solcuların, sağcıların, faşistlerin, dincilerin, müslümanların, hristiyanların, musevilerin tamamı iyidir ya da kötüdür diye bir saptama yapabilir miyiz? her milletten insanın girebildiği ve 'inancın ne boyutta arkadaşım' diye sorulmadığı üniversitelerimizde neden türbanlı olduğu için insanların okuma hakları elinden alınsın.
her daim öfkeliyiz, bir dizide doktor kötü karakter oluyor, bütün doktorlar ayaklanıyor, öğretmen hırsızlık yapıyor bütün öğretmenler ayaklanıyor. o zaman bu ülkede hiç kötü insan yok, herkes sütten çıkmış ak kaşık. peki bu kadar tecavüzcü, hortumcu, katil, kavgacı insan nereden çıkıyor, hangi meslek grubuna ya da millete dahiller söyleyebilir mi birileri. neden sürekli genelliyoruz, neden sürekli kendimizi ispat etme çabasındayız.
farkında mıyız ki; ne ermeni, ne kürt, ne türbanlı, ne amerikalı. hiçbirisinden zarar gelmez.
asıl görmemiz gereken şu ki: türk'ün türk'ten başka düşmanı yok...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
